top of page

"MISIR TEZGÂHININ ÖNÜNDE BİR TÜRKMEN", İbrahim TEZCAN

MISIR TEZGÂHININ ÖNÜNDE BİR TÜRKMEN

 

Ekimin son haftasının dördüncü günündeydik. Mektebinin ahı gitmiş vahı kalmış talebeleri, mübarek sayılan cumayı canla başla çekiyordu. “El âlemden farkımız ne? Biz de oltasına büyük balık takılmış bir balıkçı misali çekmeyelim mi cumanın gelişini?” Her ne kadar cumayı dört gözle beklesem de perşembe benim için her zaman özel bir gündü. Perşembe günleri babamı anma günümdür. Öyle işte… Hem babamı anarım hem de çok küçük yaşlarda babasını kaybetmiş bir çocuğu… Kim ki bu çocuk?..

İşte ders bitti, zaman hızla geçti. Bir elim cebimde yola koyuldum. İki yolu birbirine bağlayan yeşil, bir o kadar da eski, uzun ile kısa arası köprüyü eski bir şarkı mırıldanarak geçtim. Derin bir nefesle tadı gelen koku: mısır kokusu. Yel ile burnuma doğru ilerleyen bu hoş koku beni kendine çekti. İşte hemen hemen herkes burada. Mısırın nezih kokusu bir tek beni çekmemiş olsa gerek. Sıra bana geliyor, kuyruk yavaş yavaş azalıyordu. Derken bir anda mısırcıyla karşı karşıya geldim. Parayı uzattım, mısırımı aldım. Kendime bir köşe bulup mısırımı yemek istiyordum. “Ah, burası iyi.”

Mısırımı yemeye devam ediyordum ki sakalına ak düşmüş gülüşüyle insanı hayata bağlayan bir ihtiyar ve bir küçük çocuk gözüme ilişti. Bir yandan mısırımı yiyip bir yandan onları izlemeye koyuldum. Gelen geçene elindeki mendili uzatarak:

— Hey, a… a... alır mısın?

— …

Kekeme ihtiyarı görmezden geldim ve yanında çocuğu olduğunu iddia ettiği ufaklıkla göz göze geldim... “Kim bu? Adamın ne işi var burada hem de bu saatte?” İşe yaramaz, çocuğunu kullanarak insanlardan ne koparırsa kârdır diye düşünen insanlardan sandım. Gelen geçen de adama karşı oralı olmadı. Bu kadar sürede eli bomboş kalmıştı. İhtiyar, sorusunu öğrencilere veya kendisi gibi saçına ak düşmüş insanlara soruyordu. Anlaşılan bu konuda yeniydi. Onları ilk defa görmüştüm ama merakıma yenik düşüp yanlarına gittim.

— Kaça verirsin?

— Sen ka... ka... kaç dersen o.

— Al şu 50’yi 30 çık.

— …

— N’oldu?

— ...

Bir şeyler diyordu, anlamıyordum. Şivesi çok garipti. “Nereden geldiğini anlayana aşk olsun.”

— 30 çık, dedim.

— Bo... bo... bozuğum yo... yok

— O zaman kalsın.

İsteksizce elini cebine attı. Yalan söylüyordu! Cebi bozuk kaynıyordu. Fazla ama değersiz para yığını...

— Seni ilk defa görüyorum. Çocuk kimin? Bu soğukta niye buradasınız?

— Benim.

— Senin çocuk mu, emin misin? Yaşın bayağı var. Haddi aştın mı?

— E... evet. Daha aşmadık had... haddi. 60’lardayız, 70’i görebilmemiz ne mü... mümkün?

— Nerelisin?

— Tü... Tür... Türk... Türkmenim.

— Neresinden?

— Daşoğuz.

— Ne oldu da satıyorsun?

Babasının kekelemesine son vermek istermişçesine bir ses tonuyla çocuk atıldı söze:

— Biz bärä göç etmeli bolduk, biz garyp.

İşte o an ilk defa Türkmence işittiğim andı. Garipsedim mi? Pek değil. Anlayabiliyordum. Buna oldukça sevindim fakat aklımdaki sorular bir bir cereyan ediyordu.

— N’apcaksınız burada?

— Görmeýäňmi, biz işleýäris, pul gazanmak isleýäris.

O sırada babası bu sert söyleme karşılık bir iki kelime etmeye yeltendi.

— Şşş!

Ardından çocuğu dürttü. Bana daha da kötü bakmaya çalışan çocuk, babasının bacakları arkasına saklandı. “Korktu mu benden?” Ama ben ona soru soruyordum. Babasına bakıp elimle çekil der gibi bir işaret yaptım ve işte yine o çocukla karşı karşıyaydım. Eğildim, çoçuğa yanaştım. Ufak bir tebessüm etmeme rağmen pek yüz verme niyetinde değildi. Ben… Bense onu daha yakından tanımak istiyordum. Bu kadar soru sormama sinirlendiğini hissetsem de merak devam ettim. Ana topraklarından uzak düşmüş bu baba oğlu gördükçe şaşırıyordum. Sanki bir yel esmiş, köklerine bağlı bu baba oğlu yaprak misali buraya savurmuştu.

Bu soğukta onlarla sıcak bir sohbet etmek istedim:

— Adın ne senin?

— Sapar.

“Sapar…” Bu ismi duyunca içimde bir şey cız etti. Gülümsedim. Çocuk benden ve sorularımdan bıkmış olmalı ki babasının elini tutup gidelim der gibi harekete geçti. Her ne kadar durmalarını istesem de havanın soğukluğuna içim el vermedi. “Uğurlar olsun.” der gibi baktım.

Çocuk, yani isminin ‘’Sapar’’ olduğunu öğrendiğim çocuk, önde babası arkada ilerlemeye başladılar. Çocuk durdu, yerdeki sopayı eline aldı. Onu yere süre süre ilerledi ve gözden kayboldular. Bense çocuğun sopayla yere bıraktığı izlere bakıyordum. ‘’Sapar’’...

Bugün günlerden perşembeydi. Benim ve senin için özel bir gün Sapar... Adın bu kadar mı sirayet etti? Ondan mı yurdundan edildin? Ondan mı adının anlamı yolculuk?

Baba… Bugün günlerden perşembe... Seninle benim gibiydi Sapar ve babası. Ama onun babası yanında, sense… Her perşembe andığım babamı hem de çok küçük yaşlarda babasını kaybetmiş bir çocuğu… Hem de her perşembe... Kim ki bu çocuk?..

 

İbrahim Tezcan

Comments


Sitemize Abone Olun

Gönderdiğiniz için teşekkür ederiz!

©2020, BREGEAL YAZIYOR tarafından Wix.com ile kurulmuştur.

bottom of page