"MUM IŞIĞI", Beril YILDIRIM
- YARATICI YAZARLAR
- 2 Mar
- 15 dakikada okunur
"KARA DELİK" hikâyesinin devamı https://bregealyaziyorblog.wixsite.com/website/post/kara-deli-k-beril-yildirim
Yaratıcı Yazarlar Edebiyat Atölyesi Çalışmalarından
MUM IŞIĞI
Ne kadar zormuş her gün aynı dileği tutmak; uyurken, rüyadayken, yaşarken… Her gün beklemek sokak sokak, şehir şehir, kapı kapı… Her gün aramak; saat saat, mevsim mevsim, yıl yıl…
Karanlık, kapkaranlık bir oda. Bir ben varım, bir masa, bir sandalye, bir kitaplık… Bir kâğıt, iki kâğıt, on kâğıt, yüz kâğıt, bin kâğıt… Acaba halı var mıydı diye düşünüyorum yerde yatan milyonlarca karalanmış sayfaya bakıp. Sonra duvarlara kayıyor gözüm. Duvar mı? Duvar nerede? Kâğıtlar var, sayfalar var, kalemler var… Boğuluyorum…
Pencere… Pencere yok. Olması lazımdı. Hangi oda da pencere olmaz ki? Mahkûmların. Sen mahkûm değilsin. Haklısın ben köleyim. Özgür bırakılmış bir köle. Özgürüm. Değilsin. Git başımdan. Gitmem. Kapıyı aç.
Dışarıdayım. Soğuk, zemheri. Cehennem belki de yangının içinde insanın kavrulması demek değilmiş, biliyor musun? Zemheride insanın donarak yanması da olabilirmiş. Nereden duyuyorsun böyle şeyleri bilmiyorum ki? Sence de olmayan bir şeyin canını acıtması, olan bir şeyin canını acıtmasından daha korkunç bir ceza değil midir? Sıcak değil ama yanıyorsun, tir tir titriyorsun ama aynı zamanda da terliyorsun. Belki de asıl cehennem budur işte, olmayan herhangi bir şeyin olan bir şeyden daha çok acı vermesidir.
Nefes alıyorum. Bir, iki, üç… Nefesimi veremiyorum. Hayır veriyorum, bak bir nefes daha aldım işte. Çok çalışıyorsun bu aralar. Çalışmıyorum. Sabah olmadan bitirmem lazımdı. Gün doğuyor. Daha bitiremedim. Bitirmem lazımdı, gün doğmadan bitirmem lazımdı. Elim acıyor. Sayıklarken yanındaki ağaca vurdun. Ben sayıklamam. Kan akıyor. Bir damla, iki damla, uzun kırmızı bir yol, tekrar damlalar, canım acıyor. Sarmamız lazım, içeri girelim. İçeride bir şey yok. Masa var, sandalye var, kalem var, kâğıt var, kâğıtlar var… Kâğıtlar var! Çalışmam lazım. Hep senin yüzünden oluyor bunlar. Susmuyorsun, dinlemiyorsun, her gece başıma dikiliyorsun. Senden kurtulmam lazım.
Elini sar, mikrop kapacak sonra istesen de çalışamayacaksın. Çalışmam lazım. Daha gün doğmadı ben nereden bulayım sargı bezi, pamuk. Kasabaya mı insem? Elmam kalmadı. Elma seversin değil mi? Seversin, seversin. Hepsi bu kış yüzünden; elmamın bitmesi onun yüzünden, elimi vurmam onun yüzünden, sen onun yüzünden buradasın, bir güneş açsa gideceksin ama açmıyor. Elim acıyor, çalışmam lazım.
Gün doğuyor, bak! Güneş açıyor, elim kanıyor, sen gidiyorsun. Gitmişsin bile… Sen de git, hep gidiyorsun zaten. Uyanacak, uyanmadan kasabaya gitmeliyim. Elimi böyle görürse üzülür, işimi bitirmediğimi öğrenince sinirlenir -çok sinirlenir-, elmaları görünce sevinir. Elma sever o. O seviyor diye dikmiştim zaten bu ağacı. Elim hâlâ kanıyor. Kasabaya inmeliyim. Uyanmadan önce yetişmeliyim. Saate bak. Benim saatim yok. Anlamam ki ben saatten. Bak güneş doğuyor, sabah olmuş, sen gitmişsin; bak güneş batıyor, ay doğuyor de üzülür yoksa, ay doğuyor, üzülmesin, ben onun yerine de üzülürüm, sen gelmişsin, o uykuda. O uykuda… Uyanacak, git.
Yağmur yağmış, yollar çamur olmuş hep beni içine çekiyor. Boşuna uğraşmayın o uyanmadan gideceğim yanına, görürsünüz. Bak bir teyze el sallıyor, sen de ona salla. Hay aksi, yanlış el. Kanı gördü, canımın acıdığını gördü. “Yavrum, gel de şu elini temizleyelim.” Temizleyelim teyzem. “Ne zaman yaraladın elini?” Bilmiyorum ki teyze, saatim yok. Ama o daha yanımdaydı, daha gitmemişti. “Ben bunu sardım şimdi, akşama doğru da al şu merhemi sür bir şeyciğin kalmaz evladım.” Niye bir şeyciğim kalmasın teyze? Olmasını istediğim şeylerim var. Yaz gelsin istiyorum mesela, elma ağacımdan elma koparmak istiyorum. O gelsin istiyorum. Hayır, istemiyorum. Hayır, istiyorum. Karışık konular bunlar teyzeciğim. Elim mi, yok teyzeciğim daha iyi eline sağlık. Teyzeciğim, başka şeyleri de iyileştirebiliyor musun? Daha içteki şeyleri mesela. Olmayan şeyleri var edebilir misin? Olan şeyleri yok etmek daha kolay olur değil mi? Kalbimi diyorum teyzeciğim, kalbimi. Aslında sen de haklısın kalbin ne suçu var değil mi? Bir avuç romantiğin çıkarttığı masallar bunlar. Sen iyisi mi beynimden başla işe. Beyin lobu falan diyorlar, birkaç hatıra versem onları silebiliyor musun loblardan? Silersen hepsini mi siliyorsun? Yok, öyle olmaz. Bazıları olmadan yaşayamam ama bazıları olunca da yaşayamıyorum işte. Neyse teyzeciğim, ben bir gün uzun uzun anlatırım sana. Eline sağlık, teşekkür ederim. Teyzeciğim evimde bir hasta var, rica etsem ona da bir bakabilir misin? Gelemez misin? O da gelemez ki buralara. Canın sağ olsun teyzeciğim. Benim o uyanmadan elma almam gerekiyor. Yaz olunca sana benim elmalardan getiririm. Gitmem lazım şimdi.
Uyandı mı acaba? Uyanmamıştır. Ya uyanıp korktuysa? Elimi öyle görse daha çok korkardı. Nereden biliyorum? Onu tanıyorum. Tanımıyorum. Tanıyorum. Onu tanıyorum, gece gelenle karıştırma onu. Bu gece de gelir mi? Gelir. Nereden biliyorum? Onu da tanıyorum. Tanımıyorum. Tanıdığımı zannediyorum. O zaman tanımıyorum. Kaç kişiyi tamamen tanıyoruz ki? Onu. Onu karıştırma şimdi.
Ne alacağım? Elma almalıyım. Başka? Kâğıt, kâğıt alsam iyi olur. Bugün bitireceğim. Bitirmek için daha çok kâğıda ihtiyacım var. Bitiremeyeceğim. Çünkü yine o gelecek, yine konuşmaya başlayacak, yine beni dışarı çıkaracak. Yine canım acır mı acaba? Fiziksel mi düşünsel mi? Sanki bilmiyor muyum hep canımın yandığını? Biliyorum. Neden soruyorum o zaman? Çünkü o da biliyor ama yine de canımı acıtıyor. Zevk mi alıyor? Sanmıyorum. Neden yapıyor o zaman? Bilmiyorum. Başka? Un almalıyım, biraz da şeker. Kek mi yapsam? Sever mi? Sever. O zaten benim sevmediğim her şeyi sever. Kek yaparım beraber yeriz. Sevmediğim şeyi neden yiyorum? Onunla sevmediğim şeyleri yapmak bile güzel geliyor çünkü. Mum almalıyım artık. Kaç yıldır almadım bugünün özelliği ne? Teyzenin verdiği merhemi akşam sürmem gerekiyormuş. Kadın akşama doğru dedi, gece demedi. Ya gündüzdür ya akşam, akşama doğru dediğine göre akşamdır. Hem belki o gelince o sürer. Sürerken canımı acıtır. Acıtsın ama yine de o sürsün.
Elmaları aldım, un aldım, şeker aldım, kâğıtları aldım, biraz da kalem aldım. Kırtasiyeci beni hiç sevmiyor. Ne yapayım işlerim uzun sürüyorsa ne yapayım bir çizdiğimi diğer gün, diğer saat, diğer an beğenmiyorsam? Ne yapayım silgiye alerjim varsa. Sevmiyorum silgileri. Hayatta yaptığım yanlışları silip atamıyorum, kâğıttan neden atayım. Silgi görmek umutlarımı yeşertiyor. Her şeyin iyi olabileceğine inanmaya başlıyorum tekrardan. Sonra daha da kötüsü oluyor, yeniden hayal kurmaya başlıyorum: Mutlu olduğum hayaller. Ama silgi olmayınca kolay. Fırlatıyorum önümdeki sayfayı, yere süzülüşünü izliyorum bir süre. Sonra başka bir kâğıt alıyorum elime: Yine yazıyorum, yine çiziyorum, yine yanlış olunca atıyorum. Diyorum ki acaba bir yanlış yaptığımızda kendimizi de çekip atabilsek her şey çözülür müydü?
Yolun karşısında elimi iyileştiren teyzeyi görüyorum. El sallıyor bana. Sen de elini salla. Yine yaralı elimi sallıyorum. “Acıyor mu evladım?” Acıyor teyze. “Yok teyze, acımıyor.” Komşularıyla beraber oturuyor teyze. Bu iradeci ruhlarına gıpta etmemek elde değil. Bu soğukta bile dedikodu etmek için oturabiliyorsunuz hanımlar, gerçekten bravo. Şimdi beni konuşuyorlardır: Köyün delisi, köyün baykuşu… Hayır, fazla iyimser davranıyorum. Çok daha beterlerini söylüyorlardır hakkımda. Oysa sorularımı içimden sormuştum. En başta da o teyze konuşuyordur değil mi? “Aklı kıt olsa bile o da insan değil mi canım? Canı acıyordu, yardım ettim Allah rızası için.” Oysa ben içlerinden en çok seni severdim be teyze. Diğer bir teyze “Kaç yıldır ne yapıyor acaba o kutu gibi yerde?” diye katılıyor konuşmaya. “Penceresi bile yok ki bilelim. Belki içeride birilerini öldürüyor.” Ben mi? Saçmalamayın. “Geçen bizim bey görmüş şafak zamanına yakın. Dışarıda birisiyle konuşuyormuş.” Hayır. Onu nereden gördüler. Konuşmuyordum ablacığım beyin yanlış bilgi vermiş sana. “Benim bey de ormandan kereste taşırken görmüş evine. Hayır, yakılacak gibi de değilmiş odunlar. Ne yapacaksa onlarla?” Yakarım ben. Ayrıca size mi kaldı benim ne yakıp ne yakmayacağım. “Allah da onu öyle yaratmış işte ne yapalım? Bize düşmez sorgulamak.” Konuşun konuşun sonra bize düşmez deyin. Ne güzel!
Geldim sonunda. Acaba uyanmış mıdır? Unuttuğum bir şey var mı? Elmalar burada. Elmaları görünce sevinecek. Uyanmamış daha. Ateşi mi var? Yok. O uyusun ben kekimi pişireyim. Artık ben de uyumalıyım. Olmaz önce keki pişir. Kümesten yumurta, ahırdan süt almalıyım. Eskiden böyle değildim ben. Buraya gelince böyle oldum. Hayır, buraya gelmeden önce böyle oldum. O otobüsü kaçırmasaydım hâlâ öyle olacaktım. Otobüsü hatırlama. Ateş lazım. Keki pişireceğim. Ateşi dışarı yakayım ki görsünler o kerestelerle ateş yanar mıymış yanmaz mıymış? Yanarmış. Otobüsü hatırlama. Keki pişir. Sakın keki yakma. Pişsin de uyuyayım. O uyandı mı? Bakayım. Uyanmamış. Zaten hiç uyanmadı. İnadına yapıyor. Bilerek ben uyuduktan sonra uyanıyor. Bana ceza veriyor. Asıl ceza vermesi gereken benim, asıl canı yanan benim. Kek pişti. Masanın üstüne koyayım da uyanınca yesin. Teyzelerden nefret ediyorum, kırtasiyeciden nefret ediyorum, beylerden nefret ediyorum, bu kasabadan nefret ediyorum. Ama senden… Senden nefret edemiyorum. Uyumam lazım.
Yine rüya görmedim. Eskiden çok rüya görürdüm, hepsini de sana anlatırdım, hatırlıyor musun? Çok gülerdin anlatışıma, kâbus görmüşsem gelir sarılırdın. Kekini yemişsin, tabağın boş. Keşke bir de not bıraksaydın: Beğenip beğenmediğini gösteren. Ama beğenmesen yemezdin. O kadarlık tanıyorum seni. Güneş batacak birazdan, o gelecek. Bir şeyler yiyip çalışmaya başlamam lazım. Elma da yemişsin. Beğendin mi elmaları? Neden benimle konuşmuyorsun? Seni özledim. Cezam bitmedi mi daha? Peki.
Yeni aldığın kâğıtları yerleştir. Bitmek üzere son sayfalardayım. Yıllardır uğraştığım şey sonunda bitecek. Bunu bitirince cezam da bitecek öyle değil mi? Her şeyi anlattığımda, seni affettiğimde cezam da bitecek. Mum vardı poşetlerin birinde. Işık seni rahatsız edebilir. Arkanı döner misin lütfen? Tamam, yakıyorum mumu. Romantik bir akşam yemeği mi yiyeceğiz? Gelmişsin. Akşam oldu. Hoş geldin. Elin nasıl oldu? Bilmem. Şu merhemi sürmem lazımmış. Ben sürerim. Kabuk bağlamaya başlamış bile. Kim verdi merhemi. Kasabadaki teyzelerden biri. Sen onlardan nefret edersin. Ederim. Neden yardımını kabul ettin? Uyanınca elimi öyle görürse üzülür diye. O uyanmayacak. Uyanacak. Kaç yıldır uyanmadı neden birdenbire uyansın? İşimi bitirince uyanacak. Az kaldı. Bitirince uyanacak, bana sarılacak, tekrar benimle konuşacak ve bu sefer hiç gitmeyecek. Her akşam bunu söylemekten bıkmadın mı? Bitireceğim göreceksin. Sen geldiğin için bitiremiyorum. Bir yıl önce -sen yokken- her şey çok daha kolaydı. Yazdıklarımı beğeniyordum, bir gecede yirmi sayfa yazıyordum. Sonra sen geldin ve bu kâğıt yığını oluşmaya başladı. Senin yüzünden bir yılda bir sayfa bile ilerleyemedim.
Beni buraya sen çağırdın. Çağırmadım. İster kabul et ister etme buraya beni sen çağırdın. Her akşam da çağırmaya devam ediyorsun. Çünkü hatırlamaktan korkuyorsun, çünkü tekrar aynı şeyleri yaşamaktan korkuyorsun, çünkü kabullenmekten korkuyorsun. Saçmalık. Sen de saçma olmadığını biliyorsun. Sen gelmesen ben çoktan bitirirdim yazılarımı, senin yüzünden yazamıyorum. Hem ben niye bitirmek istemeyeyim. Yazdıklarım bitince o uyanacak. Yine beraber olacağız. Sen bizi kıskandığın için her akşam başıma dikiliyorsun. Ben sana yardımcı olmaya çalışıyorum. Olmuyorsun. Yazdıklarını okumak ister misin? İstemem. Neden? Bu anıları ezberledim artık. Onunla beraberiz, gülüyoruz, konuşuyoruz… Artık konuşmuyor benimle. Neden konuşmuyor benimle? Ben ona bir şey yapmadım ki. O yaptı. Beni bu hâle o getirdi. Neden yaptın bunu bana? Bazı şeyleri anlayamazsın. Anlayabilirim. Hep bir yeri kaçırıyorum ama nereyi? Ben bizden büyük şiirler yazdım onu anlayabilmek için. Sahi neden yazdığım şiirler bile bizden büyük?
Hatırlamalısın. Yazmak için hatırlamalısın. İstemiyorum. Haklısın, korkuyorum. Ben yanındayım. Değilsin. O zaman şu an seninle konuşan kim? Sensin ama gideceksin. Güneş doğunca gideceksin. Kalmamı mı isterdin? Hayır. Evet. Sorma. Kafan karışık. Toplu olunca da bir işe yaramıyor. Toplamıştım aslında bir ara. Sonra tekrar dağılmaya başladı. Ben de toplamadım. O dağınıklığın içinde bile aradığımı buluyordum. Çünkü kendi dağınıklığımı sadece ben biliyordum. Sonra işler değişti. Sen geldin. Benim dağınıklığımı kendi dağınıklığın yaptın. Şimdi sadece sen gösterince bulabiliyorum her şeyi. Benim dağınıklığımı geri verir misin? Vermezsin. Versen bile ben kendi dağınıklığımı yaratamam ki. Onun için fazla çaresizim. Çünkü sana bağlıyım, sana bağımlıyım. Tekrar toplamak için ise fazla yaşlı, fazla yorgun. Yoruldum ben. Senden yoruldum, ondan yoruldum, ruhumdan yoruldum. Her gün aynı dileği tutmaktan yoruldum. Söyle belki gerçekleştiririz o dileğini, beraber. Söylemem. Söylersem hiç gerçek olmaz. Ağlıyorsun. Senin yüzünden. Yine mi benim yüzümden? Başıma gelen her şey senin yüzünden. Nereye gidiyorsun? Bugün dolunay var, onu izleyeceğim. Yine beni dışarı çıkarıyorsun, çalışamayayım diye. Gelmeyebilirsin. Geleceğim.
Çok soğuk. Üşümüyor musun o elbiseyle? Hayır. Küçükken aya yerleşme planları kurardım. Ben, kitaplarım, birkaç defter, boyama kalemlerim ve küçük ayıcığım ile birlikte. Ayıcığıma ne oldu acaba? Annen çöpe atmıştır. Sen benim annemi nereden tanıyorsun? Sen anlatmıştın. Anlatmışımdır. Kesin çöpe atmıştır. Evde fazlalık olan hiçbir şeyi bırakmaz, hemen çöpe atar. Beynindeki anıları da çöpe atabiliyor mu acaba? Ama sadece gereksizleri. Belki de onları atamadığından eşyaları çöpe atıyordur. Aya yerleşmekten bahsediyordun. Evet, isterdim küçükken. Okuduğum bir kitap ayın aslında bir peynir olduğundan bahsetmişti. O yüzden aç kalmayacağımı düşünmüştüm eğer taşınırsam. Ben peyniri çok severdim. Şimdi sevmiyor musun? Sevmiyorum. Neden? Çünkü o sevmiyor. Üşüdüm, içeri giriyorum.
Mum erimiş. Yazı yazmalıyım. Nerede kalmıştım? Annemleri ziyaret etmek için otobüs terminaline gidiyordum. Seninle telefonda konuşmuştuk. Beni sevdiğini söylemiştin. Hâlâ seviyor musun? Yine uyuyorsun. Rüya görüyorsundur umarım. Ben göremiyorum. Rüyalarında ben de var mıyımdır? Bilinçaltın beni kabul etmiş midir? Ya rüyalarında beni kötü biri olarak görüyorsan. Ben kötü biri değilim. Belki bazı kötülüklerim olmuştur ama ben kötü biri değilim. İlkokuldayken bir kere yanlışlıkla komşumuzun camını kırmıştım. Özür dilemiştim ama. Bir kerede -yine ilkokulda- arkadaşlarla camiye gitmiştik. Caminin bir bahçesi vardı, bahçesinde de bir erik ağacı. Ben erik çok severim bilirsin. Bilirsin değil mi? Hatırlıyorsundur. Birkaç kişi ağaca çıktık, bir poşet erik topladık. Caminin imamı bizi kovalamıştı ama yine de erikleri almayı başarmıştık. Benim hayatımda yediğim en güzel erik oydu biliyor musun? Sonrasında o camiye imamın tayini çıkana girememiştik. Bayram sabahlarında bayram namazı kılacağız diye yanımızdaki mahallenin camisine kadar yürürdük. Göz hakkı sayılmaz mıydı ama bizim o gün o erikleri almamız? Bilmiyorum ki. Başka kötülüklerim de var, şimdi sana anlatmaya cesaret edemediğim. Ama yine de hiçbiri senin kötülüğün kadar büyük değil. Seven sevdiğine böyle yapar mı? Bir kere olsun konuşmaz mı, bir kere bakmaz mı? Bir kere nasılsın diye sormaz mı? Bak, elim yaralandı. O kadar kan aktı. İnsan o sargıları gördüğünde acaba canı acıyor mu ya da acıdı mı diye meraklanmaz mı? Seven sevdiğine böyle yapar mı? Yapmaz, yapmasın. Beni sevmiyor musun? Sevdiğini söylemiştin. Hem sen yalan söylemezsin değil mi?
Yalancı, bir de benim yüzünden çalışamadığını söylüyordun. Kaç saattir dışarıda ayı izliyorum sen bir harf bile yazmamışsın. Yazacaktım, gerçekten yazacaktım. Konuşmaya daldık. Daha doğrusu ben konuşuyordum. Sence ben kötü biri miyim? Bilmem. Nasıl bilmem? Bilmiyorum. İnsanlar kötülüklerinden bahsetmez. Bana bir kötülüğün dokunmadı ama başkasına dokunmuş mudur onu bilemem. Bir insanın iyi olduğunu kanıtlaması için kaç şahide ihtiyacı vardır. Bunu sayıyla ölçemezsin. Neden? Tek bir kişinin “Bana kötülüğü dokundu.” demesi oradaki tüm şahitlerin beyanını düşürür. Olamaz! Ne oldu? O imam yüzünden kötü biri olarak işaretleneceğim öyle mi? Ama daha çocuktum, daha doğruyu yanlışı bile bilmiyordum. O zaman ona göre savunmanı yaparsın. Hâkim bey her on yaşındaki çocuğun yapacağı gibi ben de arkadaşlarıma uydum. Hem erik benim en sevdiğim meyvedir. Suçumun nefsi müdafaa sayılmasını talep ediyorum. Kabul edilmemiştir. Neden? Senin tek suçun o değilmiş. Sokakta top oynarken komşumun camını kırmıştım. Onu diyorsanız gerçekten kazaydı. Hem bilerek neden komşumun camını kırayım canım. Hem ben o amcayı çok severdim. O da değil. Başka kim şikâyet etmiş beni? Hatırlayamıyorum. Benim tüm kötülüklerim böyle zararsız şeylerdir hâkim bey. Kimseye bunlardan daha büyük kötülüğüm dokunmamıştır. Başka kim şikâyetçi benden? Gideyim, özür dileyeyim. Şikâyetçi sensin. Büyük kötülük yapmışsın kendine. Bu dosyada da kanıtları var. Bakmak ister misin? İstemem hâkim bey, biliyorum ben kendime ne yaptığımı. Biz onu kendi aramızda hallederiz. Arabulucumuz bile var. Bakın, orada hâlâ ayı izliyor. Kabul edilmiştir. Mahkeme kararı açıklamak üzere iki gece ertelenmiştir. İki gece biraz erken olmadı mı hâkim bey? Bitirmem gereken yazılar var. En azından bir hafta erteleyemez miydiniz? Duruşma sona ermiştir.
İki gece sonra karar duruşması yapılacakmış. Biliyorum, duydum. Arabulucu olarak da beni istemişsin. Son bir yıldır beni senden iyi tanıyan yok da ondan. Onu neden istemedin? O uyuyor. Ben de gidiyorum, bak sabah oluyor. Tamam, dikkat et. Bu gece çok işimiz var. Daha beni benimle barıştıracaksın. Yıllardır onu yapmaya çalışıyorum zaten, akşam görüşürüz. Görüşürüz. Bir dakika. Sen her sabah nereye gidiyorsun? Söyleyemem, sır. Belki karar duruşmasından sonra söylerim.
Sabah oldu. Sen gittin, ben kaldım, o hâlâ uyuyor. Yine çalışamadım. Çalışmak için bir gecem var sadece. Ben sabah çalışamam. Çünkü eğer ben sabah uyumazsam o hiç kalkmaz. Benim de uyumam lazım. Çalışabilmek için uyumam lazım. Açım. Kek vardı. Kekimi yiyip uyumam lazım. Kek yemeyi sevmiyorum, elma yemeyi de sevmiyorum. Uyumam lazım, hiç uyanmayacakmışçasına uyumam lazım. Her yerde kâğıtlar var. Toplayamam, çok yorgunum.
Hey! Uyan artık, akşam oldu. Gelmişsin. Sen demedin mi akşam çok işimiz var diye. Dedim, hoş geldin. Ben gittiğimden beri uyuyor musun? Hemen hemen. Güç toplamam gerekliydi. Uyanmış mı? Uyanmış. Nereden biliyorsun? Elma yemiş. Sen de yememiş miydin? Yemiştim ama bir tane yemiştim. Masada iki tane çöp var. Bugün yazıları bitirmemiz gerekiyor. Bunu hep ben söylerdim. Bu sefer farklı. Neden? Çünkü arabulucun olarak beni seçtin. Sandalyeye oturmak ister misin? Hayır, sen yazacaksın. Sen haklıydın. Hangi konuda? Yüzleşmekten korkuyorum. Eğer yüzleşirsem bu odanın üstüme yıkılacağından korkuyorum. Ben senin yanındayım. Yalnızca sabaha kadar. Hadi başlamamız lazım yoksa yetişmeyecek. Mum yakmamı ister misin? Ne yazdığını görelim. Ben karanlıkta yazmaya da yaşamaya da alışkınım. Ama madem sen görmek istiyorsun yakalım bir tane. Bu odayı hiç bu kadar aydınlık görmemiştim. Bu odanın içinde görülmeye değer bir şey yok da ondan.
Şu kâğıt ve kalem destesini bana uzatır mısın? Sonunda yazacaksın değil mi? Mecburum. En son nerede kalmışsın? Annemi ziyaret etmek için yanına gidiyorum. Biraz geç kalkmışım, o zamanlar sabah uyanırdım. Alelacele bavulumu hazırlıyorum. Kendime sitem ediyorum neden bavulumu dün gece toplamadım diye. Sonra aklıma geliyor: Akşam onunla beraber yemek yemek için dışarı çıktığım. Sakinleşiyorum ve ufak bir gülümseme beliriyor dudaklarımda artık bu bana çok yabancı bir kavram. Beni çok özleyeceğini söylüyor, bensiz bir haftanın nasıl geçeceğini sorguluyordu. Bavulumu topladım, arabama bindim ve otobüs terminaline doğru yola çıkmaya başladım. Muhtemelen yetişemeyecektim ama sorun yoktu. Terminale vardığımda otobüs çoktan yola çıkmıştı, otobüsü kaçırmıştım.
Otobüsü hatırlama! Otobüsü hatırlama! Sorun yok, ben yanındayım. Yüzümde ıslaklık hissediyorum. Ağlıyorsun. Ağlamak istemiyorum. Ara vermek ister misin? Daha benim gitmeme zaman var. Hayır, bitirmem lazım. Ara verirsem asla bitiremem. Otobüsü hatırla! Otobüsü hatırla!
Otobüsü kaçırdığıma aslında sevinmiştim. Biletimi dört saat sonrasına aldım. Saatime baktım, o zamanlar saat kullanıyordum. Nerede olabileceğini düşünmeye başladım. Dün biraz hasta gibiydi. Evinde olabileceğini düşündüm. Anneme geç kalacağımı haber verip arabamla onun evine doğru gitmeye başladım. Sürpriz yapmak istiyordum. İkimizde de birbirimizin anahtarı vardı. Kapıyı anahtarımla açtım ve onu gördüm: Başka biriyle. Üzerinde bir elbise vardı. Oysa o elbiselerden nefret ederdi. Saçı sarıydı ama benim tanıdığım kadının saçları siyahtı. Gözleri maviydi ama benim tanıdığım kadının gözleri kahverengiydi. Neye uğradığımı şaşırmıştım. Bu kadın kimdi ve benim âşık olduğum kadına ne yapmıştı? İşte o gün seninle tanıştım. Üzerinde aynı elbise vardı; saçların, makyajın hepsi aynıydı. Meğer beni sevmiyormuşsun, o seviyordu, tanıdığım kadın değilmişsin, ben onu tanıyordum. Neden yaptın bunu bana? Söylemedin o gün. Beni kapı dışarı ettin.
Neden yaptın bunu bana? Özür dilerim. Dileme, neden yaptığını söyle. Bilmiyorum. Bir insan yaptığı şeyin nedenini nasıl bilmez? Biliyorsun ama bana söylemiyorsun. Nereye gidiyorsun, daha işimiz bitmedi. Benim işim bitti, yarın karar duruşması için tekrar geleceğim. Sonrasını da yazmalısın. Ne yaptığını, sana neler yapıldığını teker teker yazmalısın.
O günden sonra hayatımdaki her şey birer birer yıkılmaya başladı. Bana bunu neden yaptığını anlayamıyordum. Söyleseydi her şey daha kolay olacaktı. Annemin yanına gittim. Anlattım tün olanı biteni. Anlamadı. Bir insanı annesi bile anlayamıyorsa başka kim anlar ki? Anlamadılar zaten. Arkadaşlarıma anlattım, onlar da anlamadı. Tüm o insanların arasında yapayalnız kaldım. Kimisi yardımcı olmaya, yanımda olmaya çalıştı; kimisi de anlıyormuş gibi davranmaya çalıştı. Üzerinden biraz zaman geçti, hepsi teker teker beni bıraktı. Kimi derdin gerçekten bu mu dedi; kimi erkenden kurtulmuşsun ne güzel dedi. Hepsinden teker teker uzaklaşmaya başladım. Belki alay konusu bile olmuşumdur kalabalık ve kimsenin birbirini dinlemediği sohbetlerden birinde. Herkes asıl sorunun terk edilmemde, aldatılmamda ya da bunca zaman gerçeği göremememde sandı ama benim sorunum bunların hiçbiri değildi. Ben bana bunu neden yaptığını anlamaya çalışıyordum.
Sonra arkadaşlarımdan, ailemden, işimden ve kendimden kaçıp bu kapkaranlık kutu gibi odaya geldim. Beni anlayamayan herkesten kendimi buraya gizledim. Bir masa yaptım kendime, bir sandalye, bir de kitaplık. Önceleri eski yaşamımı sürdürmeye çalıştım burada da: Sabahları erkenden kalktım, yürüyüşe çıktım, yemek yaptım. Sonra yine her şey dağıldı. Ben dağıldım, ruhum dağıldı, gülüşlerim dağıldı… Kendimi toparlamaya çalıştım, anılarımı toparlamaya çalıştım, bir neden bulmaya çalıştım. Sonrasında şiirler yazmaya başladım. Dizeler, sözcükler beni anlar diye düşündüm. Anlamadı. O zaman anladım asıl kendimin beni anlayamadığını. Kendimi anlamak için baştan başlamam gerektiğine karar verdim. Hatırladığım en eski anıdan şimdiye kadar yazmaya başladım. Başladım çünkü kendimdeki yanlışlığı aradım. Onunla birlikte olduğum anıları yazmaya başladığımda o da geldi yanıma. Benim onu tanıdığım hâli. Geldiği günden beri hiç konuşmadı benimle. Sabahları o kalktı, ben uyudum; akşamları ben kalktım, o uyudu. Böyle böyle geçirdik günlerimizi. Bir yıl kadar önce sonunda bu akşam yazmaya cesaret bulduğum anıya geldim. Yazmak istemedim, hatırlamak istemedim. Her seferinde bir harf yazıp kâğıtları yere fırlattım. Yine böyle akşamların birinde bu sefer o çıkıp geldi yanıma: Beni terk eden kadın. Asıl komik olansa bunca zaman içinde beni benden iyi anlayan tek kişinin o olmasıydı. Ben anlattım, o dinledi. Belki de insanın en çok dinlenilmeye ihtiyacı vardır.
Bitti. Yazmam gereken her şeyi yazdım bu sayfalara. Sabah olmuş. Bu akşam karar duruşması var. Yazdım işte hâkim bey. Gördüm kendime yaptığım kötülüğü. Ben beni affeder miyim bilmiyorum ama onu affediyorum. Çok yorgunum. Çok yorgunum. Uyumam lazım.
Güneşin batmasına en az iki saat daha var. Uzun zaman sonra ilk defa bu kadar dinlenmiş hissediyorum kendimi. Akşam olmadan kasabaya inmeliyim. Çikolata yemek istiyorum. Buraya geldiğimden beri yememiştim. Çikolata insana güzel anılarını hatırlatıyor. Çikolatalı pasta. Altıncı yaş günümdü. Teyzemler, kuzenlerim, arkadaşlarım… Hepsi oradaydı. İlk defa o yıl sahilde kutlamıştık doğum günümü. Denizi görmeyeli çok uzun zaman oldu. Dalgaların seslerini duyabiliyorum, ayağımı yakan kızgın kumları hissedebiliyorum ama denizin kokusunu hatırlayamıyorum. Hani insanın koku hafızası en kalıcı hafızaydı. Yalancısınız.
Yine o günkü teyze. “Merhem iyi geldi mi, evladım?” Geldi teyzeciğim, geldi. Yara kapandı, kabuk bağladı, izi silinecek birkaç güne sen hâlâ yaramı soruyorsun. Dıştaki yaralar kolay kapanıyor be teyzeciğim. Küçükken pikniğe gitmiştik bir bayram günü tüm akrabalarla. Ben o zamanlar beş yaşlarındayım. Erkekler mangalın başına geçmiş; kadınların kimi salata hazırlıyor, kimi çay dolduruyor. Herkesin işi başından aşkın anlayacağınız. Çocuklarda ip atlıyor, bisiklet sürüyor. Ben içlerindeki en küçük çocuktum. Büyükler dik bir rampadan bisikletleriyle kayıyor. Ben de onlara özenmişim. Küçüğüm işte, ben de varım diyebilmeye çalışıyorum aslında. Aldım bisikletimi, çıktım rampanın başına, bisikletimi sürmeye başladım. Frenlerim tutmadı. Tutsanız ne vardı sanki. Kaldırıma çarpıp yere düştüm, bisiklet de benim üstüme. Diz kapağım yarılmıştı. Dikişe gerek kalmamıştı en azından. İğneden korkardım, şimdi de korkuyorum. Yani anlayacağın teyzeciğim, o bile kapanmış bu mu kapanmayacak.
Bakkala girmeyeli uzun zaman olmuştu. Evet amcacığım bir bu çikolata bir de bu gazoz. Kaç lira tuttu? Şöyle vereyim. Kolay gelsin, iyi akşamlar. Aslında bu gazoz planda yoktu. Görünce canım çekti bir anda. Arkadaşlarımla -caminin bahçesindeki erik ağacına dadandığımız arkadaşlarımla- gazozuna az mı maç yapardık? Güzel çocuklardık biz. Kazanan takım kazanamayanlara dayanamayıp çikolata ısmarlardı. Gazoz ve çikolata. Önemli olan ikisi de değildi. Önemli olan beraber top oynamaktı.
Gelmişsin. Geldim. Dün biraz fazla tepki verdim sana. Önemli değil, yazdıklarını okuyordum. Beğendin mi? Beğendim, dürüst. Duruşma ne zaman başlayacak? Sen ne zaman istersen. Arabulucu olarak başka bir şey yapmayacak mısın? Sana söyledim, benim işim bitti. Sadece izleyici olarak bulunacağım mahkemede. Sen hazır mısın? Hazırım. Başlayalım mı? Başlayalım.
Merhaba hâkim bey, haklıymışsınız: Bir gecede bitermiş yazacaklarım. Biz sizi bu mahkemeye çok bekledik. Ben de çok bekledim hâkim bey: Yüzleşmeyi, kabullenmeyi. Burada şikâyetin geri çekildiği söyleniyor. Doğrudur hâkim bey. Kendinizle ortak bir noktada buluşabildiniz mi? Buluştuk hâkim bey. İkimizin de isteği ortaktır. Şikâyet geri çekildiğine göre mahkemelik bir sorun kalmamıştır. Siz ve kendiniz istediğiniz kararı almakta özgürsünüz. Mahkeme burada bitmiştir.
Mahkemenin bu kadar hızlı biteceğini tahmin etmemiştim. Şikâyetini geri aldığını neden bana söylemedin? Benim de haberim yoktu çünkü. Uyanmamış. Uyanmayacak. Kabul ettin yani? Hayır, fark ettim. Neyi? İkinizin de gerçek olmadığını. Dedikodu yapan teyzeler haklıydı. O kerestelerle ateş yakılmaz. Sen ne yaptın peki? Onu. Geceler boyunca çizimler yaptım, kerestelerin her birini incelikle oydum, şekillendirdim. Önce gövdesini bitirdim sonra bacaklarını ve kollarını gövdesine sabitledim. Başını yapmak günlerimi aldı, parmaklarının her birini özenle oydum. En zoru saçlarıydı biliyor musun? İnce siyah iplikle bir peruk yaptım. En sonunda bitirdim onu ama benimle konuşmadı. Nasıl konuşsun ki zaten? Ona neden bana bunu yaptığını soracaktım. Soramadım. Sonra anılarımı yazmaya başladım, sorunu kendimde aradım durdum. Daha sonra beni onun değil, senin terk ettiğini hatırladım ve sen geldin. Sana da her akşam aynı soruyu sordum durdum: Beni neden terk ettiğini. Sonradan fark ettim. Sen de buna cevap veremezsin. Çünkü sen buradasın, kafamın içindesin. Anılarımı bitirdikten sonra yani dün gece kendimi affetmem için sizi affetmem gerektiğini anladım. Ama siz iki kişi değilsiniz. Siz tek bir kişisiniz ve benim kafamın içindesiniz.
Dışarı çıkalım mı? Artık ne bu odayı ne de bu mankeni görmek istiyorum. Mumu ne yapacaksın? Yıllardır ışık vurur da onun manken olduğunu fark ederim diye içeri ne ışık soktum ne de güneşi görmeme izin verdim. Bundan sonra ışıksız kalmayacağım. Kendine geldiğine göre artık bana ihtiyacın yok. Yanılıyorsun, bu akşam sana ihtiyacım var. Bu akşamdan sonra bir daha yanıma gelmene ihtiyacın olmayacak. Ay bu akşam çok güzel öyle değil mi? Öyle…
Nereye gidiyorsun? İçeriye. Ne yapıyorsun? Mankeni söküyorum. Hani bizi affetmiştin? Affettim. Şu gövdeden ayrılan başı görüyor musun? İşte ben ona varlığımı verdim. Şimdi de ona ve sana verdiğim varlığımı geri alacağım. Yokluğum varlığımıza armağan olsun. Benim tek bir dileğim vardı: Kaybettiğim beni yeniden bulabilmek ve tekrar bir bütün olmak. Kendimi buldum ama parçalarımı yeniden toplayamadım. Ne kadar zormuş her gün aynı dileği tutmak uyurken, rüyadayken, yaşarken… Ve hatta ölürken.
Odadaki tüm mumlar zemini sayfalarla dolu odanın içine düştü. Sayfalar yandı, manken yandı, o yandı. Kasaba sakinleri dumanları görünce ateşi söndürmek üzere geldi ancak başarılı olamadı. Küçücük odanın yalnızca külü ve içinde tanınamayacak hâldeki bir ceset kaldı. Kasaba sakinleri genç adama acıdılar, biraz ağladılar sonrasında da unuttular. Genç adamın ruhu ise yanan odanın, sayfaların ve mankenin külü arasında sıkışıp kaldı.

Comments