top of page

"KARA DELİK", Beril YILDIRIM

Güncelleme tarihi: 2 Mar

Yaratıcı Yazarlar Edebiyat Atölyesi Çalışmalarından


KARA DELİK

Yağmur başlamıştı. Caddedeki insanlar sağa sola koşuşturuyordu ıslanmaktan kurtulmak için. Işıklar kaldırımlardaki su birikintilerinde yaşamaya başlamışlardı: Bir yeşil, bir kırmızı, sonra tekrar yeşil… Bazen de telaşlı insanların sürdüğü sakin otomobillerin farlarından çıkan ışıklar bu gösterideki yerini alıyordu.

          Bu gösteriyi gören çok insan yoktu caddede. Belki su birikintisine basıp üstünü kirletmek istemeyenler dalgın bakışlarıyla bir anlığına görüyorlardı. Bu gösterinin daimî izleyeni yalnızca bir kişiydi: Durakta bekleyen adam.

          Yetmiş yaşlarında olmalıydı, en iyi ihtimalle altmış beş. Etine dolgun, boyu çok da uzun olmayan bir adamcağız. Üstünde kahverengi bir paltosu var, nereden baksan en az beş yıllık. Caddeden geçenler bazen bakışlarını adamın üzerine dikiyor. Gözleri, yaşlı adamın gözlerine değiyor çoğu zaman. O zaman adam izlediği gösterinin etkisinde kalan gözleriyle âdeta ışık saçarcasına gülümsüyor. Diğer insanlarda gülümsemeye başlıyor bu ışık saçan gözler sayesinde. Bir anlığına üzerlerindeki o sis bulutu dağılıyor.

          Adamdan uzaklaştıkları anda akıllarında bir soru beliriyor: Bu adam gecenin bu saatinde, bu yağmurun altında ne yapıyor? Bu saatte buradan otobüs geçer mi? Sonra her şey gibi onu da unutuyorlar ve dağılan sis bulutunun içine tekrar giriyorlar.

          Gece yarısını geçmişti saatler. Adam hâlâ durakta tek başına oturuyordu. Yağmur hafif hafif çiseliyordu. Durağın karşısındaki lokanta sahibi dükkânını kapatmış yaşlı adamın yanına geliyordu. Eğer bu caddede oturuyorsanız veya işiniz buradaysa bu yaşlı adamı tanımamanızın mümkünü yoktu. O, her sabah buraya gelir gece yarısına kadar burada otururdu; bazı günlerse bir sonraki sabaha kadar… Ama hiçbir otobüse binmezdi.

          Lokanta sahibi, yaşlı adamın yanına oturdu. İkisi de konuşmadan su birikintisindeki gösteriyi izlemeye başladılar. Bazı insanlarla kolay kolay konuşamazsınız, kelimeler hâlinizi anlatmaya yetmez. Konuşursunuz, konuştuğunuzu sanırsınız… Sonra karşıdaki adam bir hareket eder, bir kelime söyler tüm konuştuklarınız bir hiç kalır ve tek gerçek o hareket, o söz olur. İşte durakta oturan yaşlı adam da bu insanlardan biriydi. Onun kelimeleri yoktu ama ayrıldıktan sonra kafanızın içinde koskoca bir hayat kalırdı.

          Onlar böyle susup otururken yaşlı adam birden yerinden kalktı. “Bugün de gitme vakti geldi desene.” dedi lokanta sahibine doğru adam. Kafasını sallayarak cevap verdi lokantacı. Adam evine doğru yürümeye başladı. Lokantacı gözlerini su birikintisinden çekmeden adamın arkasından seslendi:

“Ne kadar daha geleceksin buraya? Her sabah, her akşam, her gün… Neyi ya da kimi beklediğini bilmiyorum ama bir yıldır gelmeyen ya da olmayan şey yarın da olmayacak.”

Adam, başını çevirip lokanta sahibine baktı. Lokanta sahibi de gözlerini su birikintisinden çekip adama bakmaya başlamıştı. Lokantacının yüzünden gerçekten bu soruların cevabını merak ettiği anlaşılıyordu ve dikkatle yaşlı adamın gözlerinin içine bakıyordu. Lokantacının bu soruları sorup sormama arasında kaldığı elleriyle oynamasından anlaşılıyordu. Yaşlı adam gülümseyerek:

“Bu benim işim, ömrüm yettiği sürece de her gün buraya gelmeye devam edeceğim. En azından işimi bitirene kadar. İyi geceler dilerim.” dedi elini şapkasına doğru götürerek.

Adam, gecenin karanlığında ortadan kayboldu. Lokantacı ise istediği cevapları alamamanın hüznü ve aldığı cevaplar karşısında daha da artan merakı ile duraktan arabasına doğru gitmeye başladı.

***

Bir sonraki sabah lokantacı, dükkânını açmaya giderken her sabah olduğu gibi bu sabah da yaşlı adamı otobüs durağında otururken buldu. Her ne kadar dün akşamki sohbetlerinin etkisinde olsa da yaşlı adama günaydınlar dileyip işinin başına geçti. Lokantanın zeminini bir güzel sildi, masaların yeni yıkanmış örtülerini serdi ve bugünkü müşterilerine hazırlık yapmak için mutfağına geçti.

Yaşlı adam ise bu sırada otobüs durağında oturmaya ve günün gazetesini okumaya başlamıştı. Dün akşam yağan yağmur caddeyi temizlemiş ve bu sabah açan güneş insanlara umut vadetmeye devam ediyordu.

Dışarıdan bakıldığında yaşlı adamın hâli komik görünüyordu. Durakta bekleyen herkes işine veya okuluna geç kalmamak için acele acele hareket ederken o tüm sakinliği ile gazetesini okuyor, durakta tanıştığı insanlarla havadan sudan sohbet ediyordu. Bu güzel muhabbetleri ise muhabbet ettiği kişilerin beklediği otobüs gelmesi ile çoğu zaman yarım bırakmak zorunda kalıyordu.

Sabah trafiği bitmişti. İşi olan işine, okulu olan okuluna gitmiş durakta ve caddede bir sakinlik oluşmuştu. Yaşlı adamın kuşkusuz en çok sevdiği saatlerdi bunlar. Bu saate kadar gazetesini bitirmiş, arkadaşlarıyla asla bitiremediği sohbetlerini etmiş ve karnı az da olsa acıkmış olurdu. Bu sırada duraktaki can dostu sokak köpeği yanına gelir bazen hiç konuşmadan onu severdi bazen de köpek ile adeta bir arkadaşıymışçasına konuşurdu. Vaktin geçmesiyle iyice acıkır ve durağın karşısındaki lokantaya gidip çorbasını içerdi.

Yine can dostu ile dertleşmiş ve karnı acımış bir şekilde lokantaya geldi yaşlı adam.

Çorbasını sipariş etti ve taze sıcacık ekmeği ile çorbasını içmeye başladı. Yaşlı adamın geldiği saatlerde lokanta öğle yemeği vakti gelmediğinden boş olurdu. Lokantacı bunu fırsat bilip bazen yaşlı adamın yanına gelir, o yemeğini yerken onunla sohbet ederdi.

Her ne kadar yaşlı adam için kelimeleri yoktu dediysem de istediği zaman çok hoşsohbet bir adamdı. Eğer yeterli vaktiniz varsa sizinle saatlerce konuşabilirdi. Bu aslında onun için gazete ve kitap okumak gibi vakit doldurmak için yaptığı işlerden biriydi ama bu işi de en az diğerlerinde olduğu kadar keyif alarak yapardı.

Lokantacı elinde bir ekmek sepetiyle yaşlı adamın masasının yanına geldi, izin isteyerek yaşlı adamın karşısındaki sandalyeye oturdu.

“Dün akşam eğer sizi istemeyerek kırdıysam özür dilerim. Amacım sizi üzmek değildi. Yalnızca… yalnızca gerçekten merak ediyorum. Neden yaklaşık bir yıldır belki de daha fazla zamandır her gün oraya gelip oturuyorsunuz. Biliyorum, işim bu dediniz ama bu nasıl bir iş bunu da aklım almıyor. Belki de haddim olmayarak size bunları soruyorum ama inanın merakımı gidermekten başka bir amacım yok.”

“Sevgili dostum, neden beni kırdığınızı düşünüyorsunuz. Bana göre bir insanın merak ettiği bir konuyu sormasından daha haklı bir özgürlüğü olamaz. Sorunuzun cevabına gelecek olursam üzülerek söylüyorum ki bunu size şimdi söylemem doğru olmaz. Çünkü işimin bir parçası da bu işi bitirmeden kimseye ne olduğunu söylememem. Beni anlayışla karşılayacağınızı ümit ediyorum.”

“Sizi kırmamış olamama gerçekten çok sevindim. Geceden beri beni yanlış anlamış olabileceğinizden çok korkuyordum. Lütfen işiniz her ne ise bittiğinde bana açıklamaya gelin, olur mu? Çünkü ölmeden önce bunu öğrenmek istiyorum.”

Yaşlı adam ufak bir kahkaha attı ve ekledi:

“Ölümden bahsetmek için çok genç olduğunuzu düşünüyorum. Neredeyse benim yarı yaşımdasınız. Ama madem ölmeden önce işimin ne olduğunu öğrenmek istiyorsunuz size söz veriyorum ölmeden önce muhakkak öğreneceksiniz.”

Yaşlı adam yemeğini bitirdikten ve lokantacı ile havadan sudan konuştuktan sonra tekrar durağa döndü ve bu döngü iki hafta sonraki öğlen vaktine kadar böyle devam etti.

Aslına bakarsanız o gün de her zamanki gibi başlamıştı. Yine insanlar işine, okuluna gitmek için aceleciydi. Yine yaşlı adam gazetesini okudu, insanlarla sohbet etti, sokak köpeğini sevdi, lokantada çorbasını içti ve durağına geri döndü. Durakta çantasından kitabını çıkardı ve okumaya başladı.

Saat öğlen ikiye doğru kırmızı bir araba durağın önünde durdu ve yirmi-yirmi beş yaşlarında açık kumral dalgalı saçlı bir delikanlı arabadan indi. Üzerinde beyaz bir gömlek ve lacivert bir pantolon vardı. Yüzünde yalnızca derin acılar çekmiş insanlarda olan bir duvar vardı. Böyle insanlar dışarıya karşı bazen çok sert bazen de çok neşeli görünürdü ama kendilerini dinleyen veya anlayan birilerini gördüklerinde o duvar aradan kalkar ve şekerini düşürmüş küçük bir çocuk gibi ağlamaya başlarlardı.

Bu genç delikanlı da onlardan biriydi ama neşeli mi yoksa sert mi duvarları olduğu yaşlı adamın karşısında yıkıldığından anlaşılmıyordu. Yaşlı adamın yanına oturdu ve bir şeyler anlatmaya ve ağlamaya başladı. Yaşlı adam bu genç delikanlıyı dikkatle ve şefkatle dinliyordu. Gencin anlattıkları bitti ve yaşlı adam hiçbir şey demeden arabanın sağ ön koltuğuna oturdu.

Genç, yaşlı adamın bu hareketi karşısında çok şaşırdı ve çok sevindi. Belki de yaşlı adam binlerce kez onunla konuşsa yaşayamayacağı kadar çok… İşte bu da onun kelimelerinin olmadığına başka bir örnekti.

O kırmızı arabaya binip gittiği günden sonra yaşlı adamı bir daha o durakta gören olmadı. Aylar geçti. Duraktaki bazı kişiler lokantacıya yaşlı adamı sormaya başladı. Ama hayır, aylardır yaşlı adamdan bir haber alınamıyordu. Bir hafta öncesinde lokantacı dayanamayıp adamın evine gitmişti ama ev kapı duvardı. Çoktan boşaltılmıştı ev. 

***

          Artık herkes yaşlı adamı unutmuştu. Lokantacıya yaşlı adamı sormak için gelen kimse kalmamış, sokak köpeği bile otobüs durağına gitmeyi bırakmıştı. Yaşlı adamın uyumaktan uyumaya kullandığı evine ise çoktan yeni kiracılar taşınmıştı. Yaşlı adam yalnızca tek bir kişinin aklındaydı: Lokantacının.

          Herkes artık onun öldüğünü düşünüyordu. Hatta bazen lokantacının kulağına “Zaten yalnız yaşayan, kimsesi olmayan yaşlı bir adamdı. Öldüğü onun için daha iyi olmuştur.” sözleri geliyordu. O zaman çok sinirleniyor ama başka türlü bir kanıtı olmadığından konuşamıyordu.

          Lokantacı her sabah olduğu gibi yine erkenden kalkıp dükkânını açmaya gitti. Giderken bir ümit otobüs durağında yaşlı adamı görürüm diye kafasını çevirdi ama o yine yoktu. Dükkânının her yerini bir güzel temizledi, günün menüsünü hazırladı ve aylık hesabını yapmak üzere gelen faturaları ve postaları bir kenarına koydu. Büyük bir özenle hesabını tutmaya başladı. Faturalara bakarken faturaların arasında kaybolan bir zarf gördü. Zarfı açıp bakınca bunun uzun bir mektup olduğunu gördü. Biraz inceleyince bu mektubun ona yaşlı adam tarafından gönderildiğini öğrendi.

          Mektuba tam başlamak üzereyken öğle yemeği vaktinin geldiğini fark etti. Hemen okumak istese de hazırlıklarını tamamlamak için mutfağına döndü. Bugün her zamankinden yoğun bir gündü ve lokantacı mektubunu okuyacak zamanı ancak akşam dükkânını kapatırken buldu. Masa örtülerini ve sandalyeleri yerine kaldırdı. Kendisi de bir masanın başına geçip mektubunu okumaya başladı.

***

          Sevgili Dostum,

          Hatırlar mısın bir gece yarısı bana neden her gün gelip bu durakta oturduğumu ve neden beklemekten vazgeçmediğimi sormuştun. Ben de o zaman sana bunun benim işim olduğunu ve bunu sana açıklayamayacağımı söylemiştim. Sen de bana ölmeden önce nedenini öğrenmek istediğini söylemiştin ve bugün o sözümü tutma vaktim geldi.

          İşimi anlamlandırabilmen için önce hayatımı anlaman gerekiyor. Küçük bir kasabada doğmuşum. Doğumda annem öldüğünden ve babamın başka bir hanımı olduğundan benimle kimse ilgilenmedi. Kendi kendime büyüdüm; kendi başıma düştüm, kalktım, hastalandım, iyileştim... Kimse benim için bir kere olsun düşünmedi.

          Böyle söyleyince kötü bir çocukluk geçirdiğimi düşünmüş olmalısın. Ama hiçbir zaman çocukluk anılarımı hatırladığımda hüzünlenmedim. O zamanlar yaşadığım zorluklar, çaresizlikler beni bugüne hazırladı. Hatta hayatımın en güzel yıllarını çocukluğumda bir kamyonda yaşadığımı bile söyleyebilirim.

          Babamın hanımı beni doğduğumdan beri evinde istemezdi. Yeri her geldiğinde babamla beni göndermesi için konuşurdu. Babam merhametli adamdı. En azından okuma-yazma öğrenene, elim az da olsa iş tutana kadar hanımına rağmen beni bir yere göndermedi.

         Kendi çocuğunu gönderen bir insan için nasıl merhametli biriydi dediğimi düşünebilirsin. Ama o benim babam değildi, hiçbir zaman da olamadı zaten. Babam benim için sadece merhametli bir adamdı: Evinde bana da yer veren, yuvasında bir tas sıcak çorba içtiğim evin sahibi... Şimdi de hitap etmesi kolay olsun diye baba diyorum zaten.

         Yaşım ona yakındı sanırım beni çırak diye gönderdiklerinde. Bir kamyoncu amcanın yanında işe başlamıştım. Beraber bir şehirden başka bir şehre meyve-sebze, eşya, kıyafet... aklına ne gelirse taşırdık. Önceleri malzemeleri kamyona taşınmasına yardım ederdim, yeterince büyüdüğümde de sürücülük dersleri almaya başlamıştım. Mutluydum, çok mutluydum.

Kamyoncu amca, benim gerçek babam olmuştu. Şimdiye kadar hiç hissedemediğim o huzura erişmiştim. İlk defa bir yerde fazlalık değil, o yerin bir parçasıydım. O bana hayatını anlatırdı, yollarda yaşadığı gerçekleri, karşılaşabileceğim zorlukları, hayata dair gerçekleri... Ben de ona iyi gelmiştim. O da bıkmıştı yalnızlığından. İkimiz birbirimizin yalnızlığını törpülüyorduk bitmeyen yolları giderken.

           Hayaller kurardık birlikte, gerçekleşmeyeceğini bildiğimiz ama kurarken mutlu olduğumuz hayaller. Sonra bir gün o da gitti benden. Büyük karanlığımı, içimdeki dehlizi aydınlatan küçücük kıvılcım da öylece sönüp gitti. O zamanlar on beş yaşlarımdaydım. Yeniden yapayalnız kalmıştım. Memleketime geri dönemezdim çünkü hiçbir zaman oraya ait olamamıştım. Aldığım ufak tefek sürücülük derslerimin yardımıyla malları yüklediğimiz yerlerden en yakınına gitmiştim. Beni işe almaları imkansızdı, daha ehliyetim bile yoktu. Araba süremeyenin de orada işi yoktu. Kamyonu aldılar, beni de anayolun yakınlarında bulunan bir köye bıraktılar.

          Köyde tanıdığım kimse yoktu. Çaresizce köyde gezinmeye başladım. Kaç günün yorgunluğunu, açlığı ve susuzluğu birleşince bir kapıyı çalmaktan başka şansım olmadı. Kapıyı bir teyze açtı, evinde misafir etti. Derdimi, nereden gelip nereye gittiğimi anlattım. Düşündü, taşındı, köyün muhtarının yanına gitti. Sonrasında alınan karara göre de köyün okulunda kalmama ve öğretmene okulun işlerinde yardım etmeme karar verildi.

           Köyün okulunun yanında küçük bir bina vardı, orada da öğretmen yaşıyordu. Öğretmen ile yaşamaya başladım. Ona da başıma gelen her şeyi anlattım. Alınan karara göre benim sadece okulu temizlemem, soğukta sobayı yakmak için odun taşımam ve binanın bir yerinde sorun oluştuğunda orayı onarmam gerekiyordu. Ama öğretmen beni de okulun bir öğrencisi yaptı. Sabahları o dersini anlatıyor, ben dinliyor; akşamları da beraber kitap okuyup sohbet ediyorduk. Ben yolları özlüyordum ama burası da güzeldi. Başımda bir çatı vardı ya o bana yeterdi.

           O zamanlar bana çok şey öğretti. Öğretmen, edebî, felsefi, bilimsel bilgileri öğretiyor; bana kitaplar okutuyordu. Köyün imamı tasavvuf hakkında bilgi veriyor, köyün hanımları da otlardan ilaç yapımını öğretiyordu.

           Sonraları bir gün öğretmenin başka bir yere tayini çıktı. Artık ben de köyden biriydim ama öğretmenimin olmadığı bir yerde kalmama da gerek yoktu. Köyde çalışıp kazandığım bir avuç para ile bilmediğim yerlere gitme zamanım gelmişti. Çünkü artık dayanamıyordum. Ben yalnızca yollarda mutluydum.

           Köydeki herkesle vedalaşıp yola koyuldum. Nereye gitmem gerektiğini bilmiyordum o yüzden ben de otostop çekmeye karar verdim. Önceleri yalnızca kamyonlara biniyordum. Sonuçta hayatımın bir kısmını kamyonda geçirmiştim ve bu işi ve bu işi yapan insanları tanıyorum. En önemlisi de ben de yollara âşıktım.

           Her bindiğim kamyonda yeni bir hayat, yeni bir sorun ile karşılaşıyordum. Kimisi çocuğunu kaybetmişti, kimi kara sevdaya tutulmuştu. Ama değişmeyen tek bir şey vardı: Herkesin bir derdi vardı ve herkese göre kendininki en büyük dertti.

            Böyle gide gele her insanı dinlemeyi öğrendim. Bazılarının derdine çare bulmaya çalışıyordum, bazılarının da yalnızca derdine ortak oluyordum ve o bile bu insanlara iyi geliyordu. Sonrasında ben de insanlara iyi geldiğim için mutlu olmaya başladım.

            O zamanlar yaşım yirmi beş civarlarındaydı.  Ünüm tüm kamyonculara yayılmıştı artık. Hatta bir lakap bile takmışlardı bana: Yoldaki Hızır Baba. Bu lakabı almam tabii ki de köyün hanımları ve imamı sayesinde olmuştu. Yarası olanlara topladığım otlardan bir karışım yapıp iyileştiriyordum; bazı dertlilere de tasavvufi bilgiler veriyordum ve sonuç olarak artık “Yoldaki Hızır Baba”ydım.

            Kamyoncular arasında iyice efsane hâlini almaya başladıktan ve hemen hepsiyle bir yolculuk yaptıktan sonra gözümü binek arabalara çevirdim. Biraz da onların derdini dinlemeye başladım. Ne yalan söyleyeyim, binek arabalardaki insanlarla yolculuk yapmak daha eğlenceliydi. Özellikle de aile olanlarla... Kamyoncuların ilk ve ortak derdi hep yalnızlıktı. Ama ailelerle yolculuk yapınca insan kendi yalnızlığını bile unutuyor, kendini o ailenin bir ferdi gibi düşünmeye başlıyordu.

          Bu tür yolculuklarda ailenin ne demek olduğunu öğrendim: kardeşliği, birbirine tamamen bağlı olmayı... Bazen çok nadir de olsa iyi ki ailem yok desem bile çoğu zaman hiç sahibi olmadığım bir şeyi özledim. Sahi, insan hiç elde edemediği bir şeyi özler mi? Özlermiş.

          Bu araba yolculuklarında kamyoncular gibi yalnız insanları da tanıdım, onları da dinledim. Yardım edebileceklerime ettim, diğerlerini ise yalnızca dinledim. Ama böylece insanların bir dinleyenlerinin bile olmasının ne kadar önemli olduğunu öğrendim.

         Bir gün yaşlı bir adamın arabasına bindim. O sıralar tam kırk yaşındaydım. Yolda gelip geçen arabalara bakarken yaşlı adamı görünce bu adamla konuşmam gerek demiştim. Sanki başıma gelecekleri önceden sezmiştim. Yolculuğumuzun başlarında yalnızca ben konuştum. Ne yaptığımı, nereden gelip nereye gittiğimi sordu. Ben de her zaman olduğu gibi hayat hikâyemi anlatmaya başladım. Beni iyice dinledikten sonra anlatmaya başladı.

            Küçük yaşta annesi ile babasını kaybetmiş; sonra çok sevdiği bir kadınla evlenmiş, iki çocukları olmuş ama karısı da bir çocuğu da ölmüş. Bir kendi bir de küçük kızı kalmış geride. Kalmış kalmasına ama kızının zihinsel bir rahatsızlığı varmış. Adam bu dünyada kalan son sevdiğini pamuklara sarmış. Kızına bakarken de bir yandan çok çalışmış ve hatırı sayılır bir malın sahibi olmuş.

            Adam böyle kızını ve hayatını anlatırken yol bitti. Her zamanki gibi yol arkadaşımdan ayrılma zamanım gelmişti. Adamla konuşup ayrıldım. En azından amacım böyleydi... ama adam beni bırakmadı. Bir anda özürler dilemeye başladı, hiçbir şey anlamamıştım.

           Adamla yol üstündeki lokantalardan birine girdik ve adam bana asıl derdini anlatmaya başladı. Aslında benim kim olduğumu, yol üstünde ne yaptığımı biliyormuş. Bir gün adamın çalışanlarından birinin arabasına binmişim. Adam uyuyamıyormuş, uyusa bile gördüğü kâbuslar yüzünden uyanıyormuş. Ben ona bir karışım hazırlayıp vermişim ve adam tekrar uykularına kavuşmuş. Adam bu hikâye ile pek ilgilenmemiş.

           Sonra bir müşterisi de buna benzer bir olay anlatmış benimle ilgili. Onunla da bir yolculuk yapmışım. Ben tabii ki de ikisini de hatırlamıyordum. Açıkçası insanların yolculuktan sonra beni hatırlayacağını bile düşünmemiştim. Ama insanlar hatırlamayı bırak aynı zamanda insanlara anlatıyormuş. Şaşırmıştım. Kamyoncular arasında ünlüydüm, evet ama insanların yüreklerine bir kıvılcım olabildiğimi biliyordum.

           Adam da sonrasında beni biraz araştırmış, kamyoncuların yanına gitmiş. Onlar da üçe beş katarak beni anlatmışlar. Bu öğrendikleri karşısında Adam beni kurtarıcı meleği olarak görmeye başlamış. Beni bulabilmek için çok uğraşmış.

          Kızının zihinsel rahatsızlığı zaten bilinen bir şeydi. Ama kızı artık ne uyuyor ne yemek yiyor ne de gülüyormuş. Adam tüm psikologlara kızını göstermiş ama bir çaresi bulunamamış. En son çaresi ben kalmışım. Artık yalan söylediğimi veya bir masal uydurduğumu düşünmeye başlayabilirsin ama bunların hepsi gerçek. Benim hayatımı değiştiren en masalsı gerçek.

           Her ne kadar itiraz etsem de sonunda beni ikna etmişti. Çünkü bu yolculuklar bana en çok insanı ayakta tutan en önemli şeyin insanların zaafı olduğunu öğrenmiştim ve bu adamın en büyük zaafı da biriciği kızıydı.

          Evine geldiğimde beni hemen kızıyla tanıştırdı. Hemen hemen aynı yaşlardaydık. Yeni bir nöbet geçirdiği yüzünden belli oluyordu, babası hemen kızının yanına diz çöküp sakinleştirmeye ve benim kim olduğumu anlatmaya başladı. Kızı babasını anlıyor muydu bilmiyorum ama hayatım boyunca en huzur bulduğum yer o odaydı. Burada insanlığın en saf hâlini görebiliyordum.

          Benim kıza yapabileceğim herhangi bir şey yoktu. Ne bir doktordum ne de adamın inandığı gibi sihirli güçlerim vardı. Sakinleştirici etkisi olduğunu bildiğim bitkilerden çaylar yapıyordum. Kız bir süre sonra bitkilerin etkisine girdi ve düzenli uyumaya başladı. Adam kızına yeniden kavuştuğu için mutluydu. Ben de uzun bir süre sonra başımın üstünde bir çatı olduğu ve bu aile ile beraber olduğum için mutluydum. Ama hayatın bizim için tasarladığı planlar vardı.

          Birkaç yıl sonra kız hastalığının getirdiği yıpratıcı etkiler yüzünden öldü. Ben hayatımda hiç kimseyi o gün o adamı gördüğüm kadar çaresiz görmedim. Birkaç gün odasından çıkmadı, yemeğini yemedi, kızının cenazesine bile gelmedi. Her gün yanına gidip sessizce oturuyordum. Kâğıtlara bir şeyler yazıyor, karalıyor ve sonunda savuruyordu. İki hafta dayanabildi bu acıya. Bir gün yine yanına gittiğimde odası boştu. Kızının odasına gittim belki oradadır diye: Yatağın üzerinde kanlı bir gövde vardı. İntihar etmişti.

          Cenazesinden sonra öğrendim ki tüm malını bana bırakmış. Odasındaki kâğıtları ölmeden önce toparlamış, zarfa koymuştu. Tüm mektupları sahiplerine ulaştırdım ve o evden de şehirden de tamamen uzaklaştım. Yol arkadaşlarım da beni özlemişti zaten.

          İlk başlarda yine sadece kamyoncularla yolculuk yapmaya başlamıştım. O zamanlar ben yine her şeye rağmen mutluydum. Otomobillerle yolculuk yapmaya başladığım sıralarda ise bir daha hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağını anladım. Ünüm benim tahmin ettiğimden daha çok artmıştı.

         Yaşlı adam gibi çoğu kişi beni duyup aramaya ve benden yardım istemeye başlamışlardı. İlk başlarda nazikçe insanları reddediyordum ama sonu asla gelmiyordu. Sonra yardım etmeye karar verdim ama o zaman da herkese yetişemiyordum. Herkes beni şifacı sanıyordu ama ben her yere istisnasız ölüm götürüyordum. Kimseye inandıramıyordum ama öyleydim.

        En sonunda yaşlı adamdan miras kalan parayı kullanmaya başladım. Pek bir insanın bilmediği, unutulmuş kasabalardan birinden ev aldım. Artık yola çıkamazdım. Yolları çok özlüyordum ama yapacak bir şey yoktu. Orada da birkaç yılım güzel geçti, insanlarla kaynaştım ama bulmak isteyenin istediği şeyi her türlü bulacağını unuttum. İnsanlar bu sefer de kapıma gelmeye başladı. Kasabadaki insanlar da olayları öğrenince evimin önü âdeta türbe oldu ve ben yine kaçtım.

       Başka şehirlerde ve kasabalarda da aynı şeyi yaşadım ve artık kabullenmeye başladım. Kaçtıkça kovalanıyordum belki durursam onlar da dururdu. Saklanmayıp insanlarla daha çok iç içe yaşamaya başladım. Son durağım da senin bildiğin o otobüs durağı oldu işte. Duraktaki insanlara yardım etmeye başladım kendimce, beni arayıp bulanlara gelince de onlar da duraktaki kalabalığın içine karışıp kayboldular işte.

         Sen bana o gece neden durakta beklediğimi sorduğunda o yüzden cevap veremedim. Çünkü cevap verirsem bu düzenin bozulacağına ve tekrar kaçmak zorunda kalacağıma inandım. Artık yaşlı bir adamım ne kaçmaya ne de kendimi tekrar kabullenme sürecine girecek gücüm kalmadı.

        Şimdi diyeceksin ki o zaman neden gittin, neden kaçtın? Benim yanıma gelen son genç benimle bir yola çıkmak istediğini söyledi. Yolları özlediğimi zaten söylemiştim. Kabul ettim gencin teklifini. Genç bana yalnızlıktan korktuğunu anlattı. Eğer yalnız kalırsa bir kara deliğin içinde yok olacağını düşündüğünden bahsetti ve bana şimdiye kadar hep aradığım şeyi buldurttu.

        Ben de o kara deliğin içinde kaybolmaktan, yok olmaktan korkuyordum. Hep insanlardan kaçtığımı sanıyordum ama içten içe de hep beni bulmalarını istiyordum, bunun için kaçıyordum. En ufak bir köşede sevildiğimi hissedeyim hep orada olmak istiyordum. Yolları hep sevdim çünkü yollar sana hep kapı açıyordu. Evet, ben yalnızlıktan korkuyordum. Bunu anladığımda daha doğrusu fark ettiğimde gence beraber yaşayabileceğimizi söyledim. Genç de büyük bir sevinç ile bu teklifimi kabul etti.

         Şimdi de sana bu mektubu söz verdiğim için yazıyorum. Muhtemelen dükkâna beni sormak için gelenler olmuştur onların çoğu benden yardım isteyen kişilerdir. Merak etmeyin bu mektup sana ulaşana kadar onlar benden çoktan vazgeçerler ya da aramaya başlamışlardır bile. Ben ise şu an çok mutluyum.

         Kendine iyi bak dostum...

***

 

           Lokantacı ne düşüneceğini bilmiyordu. Adamın bütün bu anlattıkları gerçek miydi yoksa yaşlı bir adamın uydurmaları mıydı? Bilmiyordu ama adamın içinden bir ses yaşlı adama güvenmesi gerektiğini söyledi. Derin düşünceler içerisinde dükkânını kilitleyip evine gitti.

***

            Aradan üç ay geçti. Lokantacı her sabah olduğu gibi dükkânını açmaya gitti. Ortalığı temizledi, işlerini halletti ve gazeteleri okumaya başladı. Haberleri incelerken kıyıda köşede kalmış bir haber dikkatini çekti. Bir adam otoyolda ölü bulunmuştu.

           Yetmiş yaşlarında olduğu yazıyordu haberde, otostop çekmeye çalışırken arabanın önüne atladığı ama arabanın duramadığı. Herkes yaşlı adamın bir kaza sonucu öldüğünü sanıyordu şimdi. Gerçeği bir lokantacı bir de yaşlı adamın bilmesini istediği kişiler biliyordu: Yaşlı adam kaza sonucu değil, kendi istediği için ölmüştü. Yıllardır aradığı sorunun cevabını sonunda bulmuştu. Şimdi hiç yalnız kalmayacağını düşündüğü o kara deliğin içine düşmeye karar vermişti.

           Peki asıl sorun kara deliğin içine mi düşmekti yoksa kara deliği kabullenmek miydi? Lokantacı bunu düşünerek ağlamaya başladı.


Comments


Sitemize Abone Olun

Gönderdiğiniz için teşekkür ederiz!

©2020, BREGEAL YAZIYOR tarafından Wix.com ile kurulmuştur.

bottom of page